Futbolun ötesinde bir jeopolitik hafıza
Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Uluslararası İlişkiler Uzmanı Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Dünya Kupalarının futbolun ötesinde jeopolitik ve toplumsal değişimleri nasıl yansıttığını AA Analiz için kaleme aldı.
***
Çocukluğumuzdaki Dünya Kupası, yazları, yalnızca taştan kalelerde hava kararana kadar top oynadığımız günlerden ibaret değildi, aynı zamanda dünyanın büyüklüğünü, ülkeleri, bayrakları, halkların hikayelerini ve farklı kültürleri keşfettiğimiz ilk gayriresmi coğrafya ve tarih dersleriydi. Tüplü televizyonun evlerin başköşesinde tek tük kanallarla hüküm sürdüğü, internetin esamesinin okunmadığı o yıllarda, bakkaldan aldığımız kuşe kağıt kokulu Panini Dünya Kupası albümleri ve oyuncu kartları bizim dünyaya açılan penceremizdi. Haritada yerini bilmediğimiz ülkeleri, bayraklarını ve kıtaları bu kartlar sayesinde öğreniyorduk, farkında olmadan uluslararası ilişkilerle tanışıyorduk. Dünya Kupası bizim için yalnızca bir futbol turnuvası değil, aynı zamanda jeopolitiğin, kültürel etkileşimin ve küresel değişimlerin en heyecanlı sahnesiydi.
Futbol bir zamanlar dünyayı anlamanın başka bir yoluydu
2026 Dünya Kupası başlarken çocukluğumuzun hafızasına kazınan turnuvalara dönüp baktığımızda aslında sadece futbolu değil, değişen dünya düzenini de hatırlıyoruz. Bizim kuşağın hafızasında yer eden ilk büyük turnuva büyük ölçüde 1990 Dünya Kupası’ydı. Berlin Duvarı’nın yıkıldığı, Soğuk Savaş’ın sona erdiği ve Avrupa’nın yeniden şekillendiği bir dönemde oynanan bu turnuva, yalnızca sportif değil tarihsel bir anlam da taşıyordu. Batı Almanya birleşmeden önce son kez kendi adıyla sahaya çıkmış ve kupayı kazanmıştı. Sovyetler Birliği ve Yugoslavya ise dağılmadan önce son kez tek bayrak altında mücadele ediyordu. Çocuk yaşta bunun farkında değildik ancak bugün geriye dönüp baktığımızda, sahadaki takımların aynı zamanda değişen siyasi haritanın temsilcileri olduğunu görüyoruz.
1990’lı yıllar aynı zamanda sokak kültürünün güçlü olduğu yıllardı. Mahalle aralarında kurulan kaleler, bisiklet turları ve arkadaşlıklar günlük hayatın doğal parçasıydı. Dünya Kupası başladığında herkes kendine bir yıldız seçer, onun gibi oynamaya çalışırdı. Kamerunlu Roger Milla’nın dansı, Maradona’nın tutkusu veya Klinssmanlı Alman futbolunun disiplinli görüntüsü, yalnızca futbolu değil farklı toplumların karakterlerini de çocuk hafızalarımıza taşıyordu ama o turnuvanın ruhu, İtalya’nın kenar mahallelerinden gelen, turnuvaya yedek başlayıp gol kralı olan Salvatore Schillaci’ydi. Schillaci’nin gollerden sonra fal taşı gibi açılan o İtalyan gözleri, aslında Akdeniz’in, güneyin, yoksulluğun kuzey elitlerine karşı bir haykırışıydı. Futbol, dünyayı anlamanın başka bir yoluydu.
1994 Dünya Kupası ise bambaşka bir atmosferde oynandı. Sovyetler Birliği dağılmış, yeni devletler ortaya çıkmış, Soğuk Savaş sonrası düzen şekillenmeye başlamıştı. ABD’de düzenlenen turnuva, aynı zamanda yeni küresel dönemin sembollerinden biri olarak görüldü. Brezilya’nın, daha sonra Fenerbahçe’ye gelen Carlos lberto Parreira liderliğinde Romario-Bebeto önderliğinde kazandığı şampiyonluk, yaptıkları bebek sallama sevinci ile Latin Amerika’nın futbol kültürünü bütün dünyaya taşırken Roberto Baggio’nun kaçırdığı penaltı futbol tarihinin en unutulmaz anlarından biri oldu. Bulgaristan Stoichkov, Romanya da Hagi önderliğinde turnuvaya damga vuruyordu. Bulgaristan’ın yarı finale çıkışı, Doğu Avrupa’nın futbol hikayesini bütün dünyaya taşımıştı. Ancak turnuvanın hafızasında yalnızca başarılar değil, trajediler de vardı. Kolombiyalı Andrés Escobar’ın kendi kalesine attığı gol sonrasında öldürülmesi, futbolun bazen ne kadar büyük toplumsal ve psikolojik etkiler yaratabildiğini gösteriyordu.
1998 Dünya Kupası ise göç, kimlik ve çok kültürlülük tartışmalarının öne çıktığı bir turnuva olarak hafızalarda yer etti. Ev sahibi Fransa’nın şampiyonluğu yalnızca sportif bir başarı değildi. Takımın yıldızı Zidane, Henry, Vieira başta olmak üzere farklı kökenlerden gelen oyuncular, Fransa’nın değişen toplumsal yapısının sembolü haline gelmişti. Fransız medyasında “Black-Blanc-Beur” olarak adlandırılan takım, göçmen kökenli vatandaşların ulusal kimliğin parçası olup olmadığı tartışmalarının merkezine yerleşti. Böylece Dünya Kupası bir kez daha futbolun ötesine geçerek göç, entegrasyon ve aidiyet konularının konuşulduğu küresel bir platforma dönüştü. 1998 aynı zamanda futbolun küresel medya çağının merkezine yerleştiği dönemlerden biriydi. Yıldız futbolcular artık yalnızca sporcu değil, küresel popüler kültür figürleri hâline gelmişti. Futbolun ekonomik ve kültürel etkisi büyürken, Dünya Kupası da giderek daha fazla uluslararası görünürlük kazanan bir organizasyona dönüşüyordu.
Takvimler 2002’yi gösterdiğinde, bu kez sahnede Türkiye vardı. Güney Kore ve Japonya’da düzenlenen turnuva, Türkiye açısından yalnızca sportif bir başarı değil, ulusal hafızada özel bir yere sahip tarihî bir olaydı. Rüştü’nün kalede devleştiği, Hasan Şaş’ın ilk maçta Brezilya’ya attığı golle umut verdiği, Ümit Davala’nın saç stili, Alpay’ın, Bülent’in, Emre’nin, Yıldıray’ın, Nihat’ın ve İlhan’ın bir ülkeyi aynı heyecanda buluşturduğu bir turnuvaydı. Dünya üçüncülüğü sadece sportif bir başarıdan ziyade, bir kuşağın ortak sevinciydi. Türkiye’nin 48 yıl sonra Dünya Kupası’na katılması bile başlı başına önemliydi. Ancak turnuva ilerledikçe bu hikaye çok daha büyük bir başarıya dönüştü. İlhan Mansız’ın Senegal’e attığı altın gol, yarı final heyecanı ve sonunda gelen dünya üçüncülüğü milyonlarca insanın ortak hafızasında yer etti. O günlerde sokaklar boşalıyor, insanlar ekran başında aynı heyecanı paylaşıyordu. Dünya Kupası, bir ülkenin özgüvenini ve ortak duygularını harekete geçiren büyük bir sahneye dönüşmüştü. Türkiye’nin başarısı yalnızca futbol başarısı olarak görülmedi, aynı zamanda uluslararası görünürlüğün, ortak gururun ve toplumsal birlik hissinin sembollerinden biri oldu.
Dünya Kupaları futboldan daha büyüktür
Aslında Dünya Kupaları hiçbir zaman yalnızca futboldan ibaret olmadı. Hırvatistan’ın bağımsızlığını kazandıktan sonra elde ettiği başarılar, Kamerun ve Senegal’in Afrika’nın yükselen özgüvenini temsil etmesi, Brezilya ve Arjantin’in Latin Amerika ruhunu yansıtması veya Fransa örneğinde olduğu gibi göç ve kimlik tartışmalarının sahaya taşınması bunun en açık örnekleridir. Dünya Kupası bazen değişen dünya düzenini, bazen küreselleşmeyi, bazen de ulusal kimliklerin yeniden şekillenişini bazen de acıları yansıtır.
Çocuk yaşlarda bunun adını koyamıyorduk. Ancak bugün geriye dönüp baktığımızda uluslararası ilişkileri, değişen sınırları, kültürel diplomasiyi ve jeopolitiği biraz da futbol üzerinden öğrendiğimizi fark ediyoruz. Bu nedenle Dünya Kupası yalnızca bir spor organizasyonu değildir, toplumların hafızasını, devletlerin hikayelerini ve dönemin ruhunu aynı anda yansıtan küresel bir olaydır. Yani Dünya Kupaları futboldan daha büyüktür. Bugün 2026 Dünya Kupası yaklaşırken artık bakkaldan oyuncu kartı alan çocuklar değiliz. Dünyanın ne kadar karmaşık ve jeopolitiğin ne kadar sert olabileceğini çok daha iyi biliyoruz. Ancak buna rağmen Dünya Kupası başladığında içimizde hâlâ aynı heyecan uyanıyor. Çünkü bazı turnuvalar yalnızca futbolu değil, bir kuşağın ortak hafızasını da yaşatır.
[Doç. Dr. Orhan Karaoğlu, Cumhurbaşkanlığı Güvenlik ve Dış Politikalar Kurulu Uluslararası İlişkiler Uzmanıdır.]
*Makalelerdeki fikirler yazarına aittir ve Anadolu Ajansının editoryal politikasını yansıtmayabilir.